Cannes 2023: Vasat yarışma filmleri

Ahmet Boyacıoğlu

Todd Haynes’in yönettiği “Mayıs Aralık” (May December) 13 yaşındaki bir öğrenci ile ilişkiye girdiği için hapse düşen, orada bir çocuk doğuran, daha sonra da (herhalde çocuk 18 yaşına geldiğinde) onunla evlenen bir kadının (Julianne Moore) hikâyesini anlatıyor. Aradan 24 yıl geçtikten sonra kadınla ilgili bir film yapılmasına karar veriliyor ve kadını canlandıracak oyuncu (yaşlandıkça güzelleşen Natalie Portman) ön araştırma yapmak için kadının kocası ve çocuklarıyla yaşadığı kente geliyor.

Aradan geçen zamana karşın nedense kimse bu olayı unutmamış, yaralar hâlâ taze ve bu doğal olarak hiç inandırıcı değil. Oysa çocuklar büyümüş, ilk eşten olan çocuk da evlenmiş, ortada bir de torun var.

Nathalie Portman bir dedektif gibi, zamanında büyük bir skandala yol açmış ve boyalı basının diline düşmüş olayın kahramanlarıyla konuşurken bir sürü korkunç sır ve yalan ortaya çıkıyor, beklenen ve beklenmeyen olaylar gelişiyor. Film ile ilgili başka söyleyecek bir şey yok. “Mayıs Aralık” aynı zamanda filmin yapımcısı olan Natalie Portman’ın karakteri üzerinde yürüdüğü için gözleri yaşlı ve hastalıklı bir kadını oynayan Julianne Moore’a biraz yazık olmuş gibi. Kesin olan Fransızların böyle filmleri her zaman sevdiği. Bu filmi de sevecekler.

Andre Cayatte’ın yönettiği 1971 yapımı “Ölesiye Sevmek” (Mourir d’aimer) adlı bir film vardır. Fransa’da 1969 yılında gerçekten yaşanmış bir olaya dayanan filmde Annie Girardot’nun canlandırdığı 32 yaşında, dul ve iki çocuk annesi bir öğretmen, 17 yaşındaki öğrencisine aşık olur. Hikâyenin sonu trajiktir. Film için Charles Aznavur’un bestelediği aynı adlı şarkı da zamanında en az film kadar ses getirmişti. Bir yerlerde karşınıza çıkarsa izleyin. Kesinlikle “Mayıs Aralık”tan daha iyi bir filmdir.

Gösterim sırasında yaşadığım bir başka sürpriz filmin müziği ile ilgiliydi. Joseph Losey’in 1971 yapımı, Altın Palmiye Ödüllü filmi “The Go-Between”in Michel Legrand tarafından bestelenen müziği belki de dünya sinema tarihinin en etkileyici film müziklerinden biridir. Bu müzik filmde bol miktarda kullanılmış. Önce kulaklarıma inanamadım ama sonradan öğrendiğime göre jenerikte de yazıyormuş zaten. Parayı bastırınca her şey mümkün dünyada.

‘CLUB ZERO’: YEMEK YEMEDEN YAŞAYANLAR

Avusturya, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, Danimarka ve Katar ortak yapımı olan “Club Zero”nun jeneriğinde TRT’nin de yapımcı olarak adı geçiyor, ancak nedense filmle ilgili bilgilerde Türkiye yapımcı olarak yazılmamış. Bizi Katar ile karıştırmış olmasınlar.

Birkaç yıl önce “Küçük Joe” (Little Joe) adlı filmiyle yarışmada yer alan Jessica Hausner’in yönettiği film zengin aile çocuklarının gittiği bir özel okulda geçiyor. Okulda çalışmaya başlayan yeni öğretmen yemek yeme konusunda uzman ve çocuklara bilinçli yemek yeme yöntemlerini öğretmeye çalışıyor: Böylece hem daha sağlıklı oluruz, vücudumuz toksinlerden arınır, hem de çevreye daha az zarar veririz, çünkü gıda endüstrisi dünyayı kirletiyor. Bu düşüncenin aslında ‘hiç yemek yememek aslında en iyisidir’ felsefesine dayandığı sonradan ortaya çıkıyor. Meğer dünyada hiç yemek yemeden yaşayan insanlar varmış ve bu insanlar “Club Zero” denilen örgüte üyeymiş. Bize Medikal Psikoloji dersinde insanın en büyük dürtüsünün açlık olduğunu öğretmişlerdi. Az yemek yemek, ya da hiç yemek yememek insanın metabolizmasını bozar ve hayat ile bağdaşmaz. Filmin senaristi ya bizimle alay ediyor ya da hiç fizyoloji bilgisi yok. Okul idaresi zengin insanların çocuklarıyla çok az ilgilendiği düşüncesinde. Gerçekten de filmde karşımıza çıkan anne babalar biraz tuhaf insanlar ve düşünme yetenekleri oldukça kıt. Sonuçta şeker hastası bir çocuk hastanelik oluyor, öğretmenin işine son veriliyor. Ancak öğretmenin uçuk fikirleri öğrencilerin bir kısmını öyle etkiliyor ki kimseyi dinlemiyorlar ve “Club Zero” üyesi oluyorlar. Film boyunca yemek yemeyi reddeden öğrencilerin pek kilo vermemelerinin ve sağlıklı görünmelerinin nedenlerini açıklamak da mümkün değil. “Club Zero” bir bilim kurgu değil, toplumsal eleştiri içerdiği de söylenemez. Özellikle dünyada milyonlarca aç insan varken böyle bir film yapmak zaten biraz ayıp olmuş.

Her filmi farklı yöntemlerle okuyabilir, farklı dersler çıkartabiliriz. Burada da öğretmenlik denilen mesleğin insan hayatında ne kadar önemli ve etkileyici olduğu ortaya çıkıyor. Ya öğretmen cihat çağrısı yapsaydı ve öğrenciler IŞİD’e katılsaydı, o zaman ne olacaktı?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın